Doğayla savaş halindeyiz.
Eğer kazanırsak, kaybedeceğiz.
We’re at war with nature. If we win it, we’re lost. (Hubert Reeves)
Yanlış olan bilimin ortaya koyduğu, doğanın sırlarının ve yasalarının, doğaya ve onun bir parçası olan insana aykırı biçimde kullanılmasıdır. (Gürsel, Y., Mimarlık ve Çevre, Anahtar Yayınlar Kitabevi, İstanbul. s.172, 1992)
Yeryüzünde insanla birlikte yaşayan, doğadaki tüm canlı ve cansız varlıkları koruma görevi biz insanlara düşmektedir. Ancak 21. yüzyıl itibariyle biz insanlar görüyoruz ki sadece doğanın değil, doğa içerisindeki tüm canlıların da canına okumaktayız. Biz insanların doğadaki asıl görevini hatırlaması ve biz mimarların da doğayla kucaklaşan tasarımlar sunması gerekmektedir. (Doğa ve Mimarlık, Harun Kurhan, 2019)
Mimarlık, bir sanat olarak, insanın yarattığı bir şeydir. Bu tür bir yaratıyı gerçekleştirebilmek için biz, doğa, nesneleri yaratmak için nasıl bir yol izliyorsa aynı yolu biz de izlemeliyiz. Doğanın kullandığı elemanların ve mantıksal yöntemlerinin aynısını kullanmak zorundayız; aynı doğal yasalara uymak zorundayız. (Viollet Le Duc, The Foundation of Architecture – Selection from the Dictionnaire Raisonne, s.235, 1990, New York)
Toplumlardaki son gelişmeleri göz önünde bulundurduğumuzda; birey ile doğa arasındaki uçurumun giderek arttığını söyleyebiliriz. Modern insanın doğayla doğrudan ilişkisinin sağlanması, ne bir kırsal kesime ne de kentsel bir fantezidir. Doğanın sadece hafta sonlarında gidilebilecek veya yolculuk sırasında seyredilebilecek bir peyzaj olarak görmeye başlanması, bizim dışımızda bir varlık gibi algılanması, onu aslında ne kadar da bizden uzak gördüğümüzün kanıtıdır. Dolayısıyla, bu kültürün getirdiği altyapıyı; insanın yaşam ortamını kendi yarattığı savından yola çıkılarak, değiştirmek ve tutarlı bir biçimde ele almak gerekecektir. İnsan doğanın ürünü ve bir parçasıdır. En uygar ve modern toplumlarda bile doğa ile doğrudan ve sağlıklı ilişkiler içinde olunması, yaşamsal temel bir sorundur. (GÜLER Beytullah, Mimari – Doğa İlişkisi ve Doğayla Uyumlu Mimari Tasarım Yaklaşımları Üzerine Bir İnceleme, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2000)
İnsanoğlu, doğanın bir parçası olduğunu ve doğayla sistemli bir şekilde etki ve ilişki içinde kendisinin daha düzeyli bir yaşam seviyesine ulaşacağını anlamıştır. Bilhassa, yaşamını tehdit eder hale gelmiş olan çevre problemlerinin doğal denge, doğanın yapısı ve işleviyle yakından ilişkili olduğu bilincine varmıştır. Kendi çıkarlarıyla, doğal dengenin birbiriyle çok yakından bağlantılı olduğunu anlamıştır. (GÜLER Beytullah, Mimari – Doğa İlişkisi ve Doğayla Uyumlu Mimari Tasarım Yaklaşımları Üzerine Bir İnceleme, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2000)
Doğayı, “Var olan her şeyin canlı ve nesnelerin tümü” veya “Bilincin dışında kendiliğinden var olanların tümü” olarak tanımlayabiliriz. (GÜLER Beytullah, Mimari – Doğa İlişkisi ve Doğayla Uyumlu Mimari Tasarım Yaklaşımları Üzerine Bir İnceleme, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2000)
1348 yılında Nicolas D’Autrecourt, Sorbonne Üniversitesi’nde şu tezi okumuştu: Doğayı incelemeliyiz, geriliğimizin nedeni, yüzyıllar boyunca o koca doğayı bir yana bırakıp, Aristoteles ve Platon’la boşuna vakit geçirişimizdir. Doğayı incelemek, bizleri, kesin bir bilgiye götürecektir. (GÜLER Beytullah, Mimari – Doğa İlişkisi ve Doğayla Uyumlu Mimari Tasarım Yaklaşımları Üzerine Bir İnceleme, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2000)
Doğaya rağmen üretmek, öncelikle toprak ve üretim ilişkisine; dolayısıyla yerleşik ev kültürüne dayalıdır. İnsan, bir mekânda yaşamak zorundadır ve mekânını kendisi yapar. Mimarlık tarihçisi Roth şöyle ifade eder; “Doğanın insan için yapamadığı tek şey ‘ev’dir.’’ Doğanın matematiksel düzenine, mükemmeliyetine yalnız ve ancak onun diliyle ve matematik diliyle ulaşabiliriz veya üzerinde tutunabiliriz. (Sanatta Temel Bilimler Semboller ve Kavramlar, Esma Civcir, Akademisyen Kitabevi,2015)
İnsan-doğa ikileminin temelinde Pragmatik ve Romantik yaklaşımların yattığını söyleyebiliriz. Pragmatik görüş genel anlamıyla, bireyin doğa üzerindeki üstünlüğünü savunur. Romantik yaklaşım ise teknolojinin olumsuz etkisi temelinde konumlanır. Doğanın aynen korunması, insan-doğa bütünleşmesinin en üst seviyede gerçekleştirilmesi ve insanın doğaya zarar getirebiliecek her türlü davranıştan sakınılması gerekliliğini savunur. (GÜLER Beytullah, Mimari – Doğa İlişkisi ve Doğayla Uyumlu Mimari Tasarım Yaklaşımları Üzerine Bir İnceleme, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2000)
Doğu kültüründe; doğayı seven, onu kendinden ayırmayan, kendini doğanın bir parçası olarak gören anlayış hakimdir. Doğa yasaları ile birlikte hareket etmek, eylemlerinin doğa üzerindeki etkilerini bilmek, doğu anlayışındaki en büyük erdemdir. Batı Kültüründe; insan odaklı bir dünya görüşü Eski Yunan’da şekillenmiştir. Hristiyanlıktaki kutsal yaradılış inancını, Yüce Aristo felsefesinin kiliseye uyarlanışı halinde görüyoruz. Bu noktada dünya, nesnelerinin doğasına bakarak değil onların ilişkilerini gözlemleyerek algılanabilirdi. (GÜLER Beytullah, Mimari – Doğa İlişkisi ve Doğayla Uyumlu Mimari Tasarım Yaklaşımları Üzerine Bir İnceleme, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2000)
Yeryüzünün her parçası, bütün parıldayan çam ağaçları, kumlarla örtülü sahiller, karanlık ormanların sisi, ışığın biçimleri, bütün böcekler benim halkımın inançlarında ve yaşantısında kutsaldır. Biz bu toprakların bir parçası olduğumuz gibi, o da bizim bir parçamızdır. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimiz, karacalar, atlar, kartallar ise erkek kardeşimiz. Kayalık dağlar, yeşil çayırlar, tayların ve insanların vücutlarının ılık sıcaklığı, hepsi aynı aileye aittir… Beyaz insanın bizi anlamadığını biliyoruz. Yeryüzü onun kardeşi değil, düşmanıdır. O annesini, yani yeryüzünü ve kardeşini, yani gökyüzünü satılacak, satın alınacak ve yağma edilecek bir şey olarak görüyor; açlığı dünyayı yiyip bitirecek ve geriye çölden başka bir şey kalmayacak. Ben bir vahşiyim ve bacası tüten bir demir atın, yaşamın sürdürülmesi amacıyla öldürüldüğü söylenen bir mandadan neden daha önemli olduğunu kavrayamıyorum. Hayvanların bulunmadığı bir dünyada insan nedir? Bütün hayvanların yok olması halinde ruhun büyük tekliği içinde insan da ölecektir. Hayvanların başına gelenler kısa zamanda insanların da başına gelecektir. Yeryüzünün insana değil, insanın yeryüzüne ait olduğunu biliyoruz. İnsan yaşamın dokusunu örmez, o, dokunun sadece bir ilmeğinden ibarettir… Yatağınıza bu mikropları salmaya devam ederseniz, bir gece aynı hastalığa siz de yakalanacaksınız… Sonuncu kırmızı insan bu dünyayı terk ettiğinde ve anısı yalnızca bir bulutun gölgesi olarak yeşilliğe düştüğünde, benim atalarımın ruhu bu kıyılarda ve ormanlarda yaşacaktır. Çünkü onlar, yeni doğurduğu bebeğin kalp atışlarını seven bir anne gibi, bu dünyayı seviyorlardı. (Uslu, İ. Çevre Sorunları, Kainat Tasarımındaki Değişimde Ekolojik Felaketlere, İnsan Yayınları, s.9-15, 1995)
